"BİR MİLLETİN BAHTINI, ADAM YETİŞTİRMEYE ADANMIŞ ÖMÜRLER BELİRLER." (Torlakon öğretisi)

İster inan ister inanma- 4 (DUA)



     İster inan ister inanma- 4 (DUA)

   Gerek köy hayatı, gerekse doğa araştırma ve incelemelerim sırasında; evde, yolda, çadırda veya dinlenme yerlerinde, çok çeşitli yabanıl hayvanlarla haşır neşir ola geldim. Yılan, çiyan, akrep, böğ, örümcek ve son zamanlarda kâbus haline gelen keneler…

   Küçük yaşlardan bu yana yüzlerce yılanı, bir puluna dahi zarar vermemeye çalışarak eline alıp incelemiş ve toprağa geri bırakmış bir doğa sevdalısı olarak onlardan yana endişe taşımıyorum. Çünkü, daha iriler ve nerelerde karşıma çıkabileceklerini tahmin edebiliyorum. Zehirli mi yoksa zehirsiz mi olduklarını uzaktan kestirebiliyor; eğer zehirsiz ise çok rahat, zehirli ise çok dikkatli bir şekilde yaklaşmaya çalışıyorum. Onlardan veya diğer sürüngenlerden duyduğum asıl endişe, üzerlerinde bol miktarda kene taşıyor olmalarıdır... Ülkemizdeki yılan türlerinin yaklaşık olarak dörtte biri zehirlidir ve onların çoğunluğunu da engerekler teşkil eder. İlginçtir ki; zehirli yılanların baş düşmanları da zehirsiz yılanlardır. Çünkü onlar çok daha hızlı ve çeviktirler. 25 km'ye kadar ulaşabilen hızları, eğimli arazilerde onları tamamen erişilmez kılar. Ayrıca; uzun otların içinde dolaşan bir yılanı, Yılan kartalı(Circaetus gallicus) veya bir başka avcıdan daha iyi tespit edip bulacak olan yine bir başka yılan olmaktadır. Örnek olarak; Karadeniz kıyıları dışında ülkemizin hemen her yerinde görülebilen ve Karayılan(Coluber jugularis) ile emm’oğlu olan, boyu 160-240 cm veya daha fazla olabilen, halkımızın da “Boz yılan” olarak adlandırdığı Hazer yılanı(Coluber caspius), Koca engerek(Vipera lebetina) haricindeki bütün engerek türlerimizi avlayabilir… Zehirli olup da hızlı hareket eden yılanlarımız ise; Çukurbaşlı(Malpolon monspessulanus) ile sadece Şanlıurfa bölgemizde görülen Çöl kobrası(Walterinnesia aegyptia- Mısır kobrası)dır… Yılanlar tarafından ısırılan araştırmacılar genellikle onları yakalarken değil, bırakırken ısırılmaktadırlar. Çünkü; yılanların ısırma vuruşu hızları, sanılandan çok daha yüksektir ve saniyede 50 m'ye kadar çıkabilmektedir... Engerek yılanlarının hematoksin(kan zehirleyici) zehir taşıyor olmaları, onlara karşı çok dikkatli olmayı gerektiriyor. Çünkü ısırılma durumunda tıbbî müdahale yapılsa dahi, dokular hızla kangren olup öldüğü için organ kaybı söz konusudur. Müdahaledeki gecikme, daha büyük çaplı doku kaybına ve ölüme yol açmaktadır…

   Oysa, çok daha küçük olan (akrep, çiyan, böğ, örümcek, kene vb) canlılarla nerede karşılaşabileceğimizi kestirmemiz ve kendimizi sakınabilmemiz çok daha zor olmaktadır. Evde, bahçede, çarşıda, pazarda, toplu taşım araçlarında veya işyerlerinde çeşitli şekillerde(elbise, çanta, evcil hayvan üzerinde vb) taşınıp karşımıza çıkabilmektedirler. Özellikle (günümüzün biyolojik silahlarından olan) keneler; daha küçük, daha askıntı, daha dayanıklı, fark etmesi zor, öldürücü olmaları ve tedavisi henüz olmaması nedeniyle en fazla korkulan durumuna gelmişlerdir. Ve bunlar sadece paçalarımızdan tırmanarak değil, ağaçlardan ve uzun otlardan da üzerimize atlamaktadırlar…

Peki, kene tedavisi sağlanana kadar ne yapmak gerek;

Çiftçiler tarlalarına bahçelerine gitmesin mi?

Çobanlar davarlarını-sığırlarını ağıllardan-ahırlardan dışarı çıkartmasın mı?

Avcılar, mesireciler, doğa düşkünleri veya bizim gibi araştırmacılar doğayla bir süreliğine muhabbete son mu versinler?

Veya; kavurucu yaz sıcağında bir gram esintiye hasret duyan garip ırgatın, uzay adamları gibi giyinmesini mi isteyelim?...

Bir rivayet duymuştum çocukluk yıllarımda, özet olarak şöyleydi:

Peygamberimizin yanına gelen bir sahabe akrep sokmasından şikayetçi olur ve sabaha kadar ızdırap içinde kıvrandığını söyler. Aynı perişanlığa bir daha düşmek istemediğini ve bunun için ne yapması gerektiğini sorar.

Peygamberimiz; “Eğer sen [Eûzü bi-kelimâtillâhi’t-tâmmati küllihâ min şerri mâ halak] diye dua etmiş olsaydın, akrep sana zarar veremezdi.” buyurur.

Duanın anlamı: “Allah’ın bütün yaratıklarının şerrinden, O’nun tam kelimelerine(kitaplarına veya sıfatlarına) sığınırım.” şeklindedir.

Böyle bir rivayetin gerçek olup olmadığı derdine hiç düşmeden, sabah akşam duayı tekrar edip durmayı sürdürdüm. Çünkü bu nihayetinde hiçbir sakıncası olmayacak olan bir duadan ibaretti.

Ve bugüne kadar çiyan, böğ, kene vb canlıların, boynumda hatta iç çamaşırlarımın içinde gezindikleri halde beni hiç ısırmayışlarının nedeni, efsunlu filan da olmadığıma göre, o dua yüzündendi, neden olmasın?...

Şu uyarıyı her zaman ilk önce kendime yaparım:

“Doğru bilgiyle desteklenmeyen mantık terazisi yanlış tartar.”(Torlakon öğretisi)

Ayrıca; “Adanalı Yılancı Macit” adlı vatandaşımızın, gazeteci Uğur Dündar’ın kolunu akrebe sokturması ve hızla yayılan zehri gerisin geriye çıkartması olayını hatırlayın. Hangi duayı okuyordu acaba?... Eski insanlarımızdan kimileri, hayvanları dua ile sevk ve idare ederlerdi. O dualar nerelere kayboldu?...(Fırsatım oldukça ayrı bir konu olarak işleyeceğim)

* * *

Fazla ayrıntıya girmeden ifade edeyim:

Allah’ın sevgili kullarından birinin türbesinde olağanüstü bir durum yaşanır. Olayın kahramanına “Sen ne yaptın da böyle oldu?” diye sorduklarında; “Ben sadece [Tevekkeltü alâllah] dedim.” diye söyler.

Ankara’nın Çankaya semti civarında bulundum bir süre. Orada “Çoban Sülü” diye nam salmış, oldukça iri kıyım ve yıldızımızın hiç barışmadığı bir şahsiyetin de Cuma namazlarına iştirak ettiği bir cami vardı. Her seferinde en ön safa geçen ve en son terk eden olurdum camiyi. Cumaya yeni ayakkabıyla gelenler “Acaba çıkışta ayakkabılarımı yerinde bulamayabilir miyim?” endişesinde olurlardı, günümüzde pek çok camimizde olduğu gibi…

Peki ne yapmak gerekirdi böyle bir durumda;

Camiye eski ayakkabılarla mı gitmeliydi?

Emanet bırakma bölümü olmayınca, pabuçları koyna alıp da mı girmeliydi?

Veya alınlar secdede, akıllar da pabuçlarda olup mu durmalıydı?

Ya da “Tevekkeltü alâllah(Ben Allah’a tevekkül ederim)” deyip, camiden çıkıncaya kadar her şeyi unutmalı mıydı?...

Tedbirsiz tevekkül olmazdı elbette.

Ve takdir tedbiri bozardı her zaman.

Mevla’nın takdirinden, yine O’nun korumasına sığınılmalıydı.

Evet, kalplerde olanı ancak Mevla bildiğine göre, kalbe düşen düşünceleri değiştirecek olan da O idi… Hırsızın eline aldığı pabucu beğendirmez ve geri koydurur, onun yerine bir başkasını aldırırdı…

Namazın sonunda her zaman olduğu gibi en son çıkıyordum ki camiden, emminin biri bir yandan; “Hırsız herif benim ayakkabılarımı almış, yerine de bunları koymuş!” diye bağırıyor, bir yandan da benim ayakkabılarımı kaldırıp kaldırıp yere vuruyordu. “Be hacı emmi niçin dövüyorsun benim pabuçlarımı?” diye uyardım.

“Bu ayakkabılar senin miydi?” diye karşılık verdi şaşkınlıkla.

“Camiye benimle birlikte gelmişlerdi, başka birinin yanında gitmediklerine göre hâlâ benim sayılırlar değil mi?.” diye cevapladım gülümseyerekten.

Bu sefer hepten hiddetlendi emmi. Giyecek pabuç kalmamıştı çünkü. Geriye eski bir ayakkabı bırakmadığına göre, kendi ayakkabısını yenileme derdinde değildi ayakkabıları çalan kişi. Dolayısıyla “Benim ayakkabılar büyük geldiği için mi geri bıraktı acaba?” diye düşünmek de gereksizdi. Üstelik benimkilerin, giden ayakkabılarından daha iyi durumda olduğunu söylemişti emmi…

“Şu terlikleri giyip eve kadar gidin bari.” dedi cami imamı.

Sonuçta bir yandan söylene söylene, bir yandan da terlikleri kaldırımlarda şıpırdata şıpırdata evinin yoluna düştü mağdur emmi…

* * *

Cuma namazlarından sonra 7 İhlas, 7 Felak, 7 Nas sureleri ve sonunda da bir Fatiha okuyup, Mevla’nın sevgili kullarına, O’nun yolunda savaşanlara-zulme uğrayanlara, üzerimizde hakları olanlara ve gelmiş geçmiş tüm inanan kullara bağışlamanın, bir sonraki Cuma vaktine kadar pek çok bela ve kazayı önlediğine inanırım…

Kendi irademiz dışında geldiğimiz ve gideceğimiz, adaletin olmadığı bir Dünya’da dua gizli bir koruyucu ve en sakıncasız silahtır.

“(Ey Muhammed!) De ki: ‘Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!’…”(Furkan suresi 77. ayet)

Savunma uzmanı olarak bir yandan ders verirken, bir yandan da dua öğütlüyorum. Ben daha iyi çözümler biliyorum diyenlere de şapkamı çıkartmaya hazırım. Kazasız belasız ve sağlıklı günler dileklerimle.

Mevla, asil ve aziz milletimizi koruyup yüceltsin.

ESEN KALSIN KAVİM KARDAŞ…

Türk Filozof TORLAKON
Kaynak: http://www.torlakon.com/haberdetay.asp?ID=199

Filozof TORLAKON'dan (Huzme- 7)


(Huzme: olumlu düşüncenin yaydığı şavk)

 

Filozof TORLAKON'dan (Huzme- 7)

 

Doksandokuz Numara neresidir?

Filozof Torlakon ilkokula beş yaşında başladığı için sınıftaki en bücürlerden biridir. Her türlü sanatsal, sosyal ve sportif etkinliklerde başı çektiği için de sınıfının uğurluğu(maskotu) gibi sayılıp sevilmektedir.

Günün birinde Türkçe öğretmeni sınıfa hitaben;

"Çocuklar! Söyleyin bakalım; yüz numaraya girdiğinizde önce ne yaparsınız?" diye sorar.

Öğrenciler bu soruya gülerek hep bir ağızdan;

"İşeriz, s.çarız!" diye cevap verirler.

Bunun üzerine öğretmen;

"Olur mu çocuklar!... İlk önce su var mı yok mu diye bakmanız gerekmez mi? Aksi takdirde, kıçınızdan aldıklarınızla duvarlara çivi yazısı yazmaz mısınız?"

Öğrenciler gülümser bir halde öğretmenlerine hak verirler.

Bu arada, düşünceli bir halde olup, arkadaşlarına da iştirak etmemiş olan bir öğrenci, öğretmeninin dikkatinden kaçmaz;

"Bizim Torlakon'dan hiç ses çıkmıyor!... Söyle bakalım! Sen ne yapardın, yüz numaraya ilk girdiğinde?"

*** Ben ilk önce kapının kolu var mı yok mu diye bakardım öğretmenim!... Bir seferinde mahsur kaldıydım da, duvardan tırmanıp atlayıncaya kadar başıma hal geldiydi.

--- Yine bizi güldürdün ulen!... Peki bu düşünceni biraz önce niçin belirtmedin?

*** Ben Yörüğüm öğretmenim! Bizim "ayakyolu" dediğimiz yere "yüz numara" dendiğini ilk defa sizden duyunca; doksandokuza kadar olan numaralar nereleri acaba diye düşünüyordum.

--- Hımm!... Bu gidişle sen Nasreddin Hoca'nın vekili olacaksın anlaşılan…

"Fark edebilmek için farklı bir bakış, fark atabilmek için de farklı bir çaba gereklidir."(Torlakon öğretisi)

 

Pabuçlar incinmesin

Köylü bir ailenin çocuğu olarak Dünya'ya gelen Filozof Torlakon, çalışma hayatına da küçüklükten atılır. Tarlalarda çapa yapar, davarların ardından koşar. Kendi hazırladığı tatlıları sokaklarda satmaya ve hafta sonları da aşevlerinde(lokantalarda) bulaşıkçılık yapmaya başladığında henüz ilkokul çağlarındadır. Ardından, sanayi işçiliği günleri başlar…

Yüksek tahsil yıllarında okul harçlığını çıkarmak için inşaat işçiliği, otelcilik, çaycılık, kantincilik, gece bekçiliği, gazetecilik, karikatürcülük, tiyatroculuk, spor hocalığı, işletmecilik, seyyar satıcılık vs gibi işlerde çalışan Torlakon, deyim yerinde ise; kırk türlü mesleğe sahiptir…

Günün birinde, en az sermayeyle kendi işini yapmaya karar verir; ayakkabı boyacılığı…

Şu anda Ankara'nın en saygın eğitimci ve avukatlarından olan bir arkadaşıyla beraber çarşının yolunu tutar. Boya için gerekli malzemeler alınacaktır. Siyah, açık ve koyu kahve birer boya, cila, badem yağı, bir parça kadife, en az bir tane fırça ve çoraplara boya bulaşmaması için iki parça sağlam karton…

Malzemeler seçilmiş ve sıra fırça beğenmeye gelmiştir. Arkadaşı, eline aldığı bir fırçayı koluna sürerek denemeye kalkan Filozofumuza dellenip eline vurarak fırçayı yere düşürür ve; "Bırak yahu! Sen bu fırçayı yüzüne mi süreceksin! Onun bunun b.klu ayakkabılarına süreceksin işte!..." diye çıkışır.

Bunun üzerine filozofumuz; "Doğru söylüyorsun aziz dostum. Elime yüzüme sürmeyeceğim elbette… Fakat ben o b.klu pabuçlardan ekmeğimi çıkartacağım. Fırçayı yüzüme sürecekmiş gibi seçici olayım ki; pabuçları inciten ben olmayayım…"

"Mücevherse ürettiğim, elden ele taşınıp gerdanlara asılacaktır.

Gübre ise ürettiğim, el değmeden taşınıp mezbeleye basılacaktır."(Torlakon öğretisi)

 

Beni pişiren şey

Yeni talebelerinden biri Filozof Torlakon'a;

"Hocam, içinizde olanın çok azını bize yansıtıyor olmanız bile, bizlerin hayata bakışını değiştirmeye yetiyor. Zamanınızın ne kadar kısıtlı ve değerli olduğunu da gayet iyi bilmekteyiz. Birisi size 'Filozof Torlakon'u pişiren şey nedir?' diye sorsa ne cevap verirsiniz?" diye sorar.

Filozofumuzun cevabı şöyle olur:

"Temizlik konusunda ne kadar titiz ve hassas olduğumun farkındasınızdır. Elimi yıykamadan ekmeğe dokunduğum veya sofraya oturduğum görülmemiştir. Elim saçıma-başıma değmişse eğer, bu, ekmeğe dokunmadan önce elimi yıykamama yeterli sebeptir. Halbuki, ayakkabı boyacılığı yaptığım zamanlarda, ellerimi yıykarken, burnum ve boğazımdan zift gibi atıklar gelirdi. Ne kadar inatla tükürürsem tüküreyim, arkası bir türlü kesilmezdi. İşte bu atıklar, boyarken fırçaladığım ayakkabılardan soluduğum, oradan buradan toplanmış kirlerdi. Alın teriyle yemeğe oturduğumda, boğazımda kalmış olan ayakkabı kirlerini, lokmayla beraber yuttuğumun farkındaydım. Ve ben o lokmaları yutarken gülümsüyordum. İşte bu hal, beni ezip yoğuran ve pişiren şeylerden sadece bir tanesidir. Sevgiyi ve hoşgörüyü pekiştirir. Sakın ola beni bir halt sanmayın fakat, evliyanın içinde sağlam îtikatlı (eski) ayakkabıcıların çokluğu da işte bu yüzdendir."

"Sevdiğimin tükrüğünü hazmedebilirim fakat, sokağa tükürmesini hazmedemem."(Torlakon öğretisi)

 

Sürünerek git

Filozof Torlakon pazara gitmek için evden çıktığı bir sırada, bir başka komşusu da düşmüştü alışveriş yoluna. Her zamanki gibi aheste aheste yol alan bu komşu, filozofumuzun seri haline bakarak takılmadan edemedi;

"Bu kadar koşturmana gerek yok! Rakı içen de öldü, su içen de!"

Onun bu tavrına; "Sen yolunaa, ben yoluma be komşum!" diye karşılık veren filozofumuz, düzenli olarak yapmaya gayret ettiği bir sevdanın da yolundaydı. Çöplerden topladığı bayat ekmekleri aç kuşlara ve göldeki balıklara dağıtacaktı. Bu vazifeyi hallettikten sonra tekrar Pazar yoluna yöneldi ve komşusuna da pazar girişinde yetişti. Onun terli haline bakan komşusu, haklılığını vurgulamaya çalışan bir söz etmeden edemedi;

"Ben sana demedim mi bu kadar koşturmana gerek yok diye! Ben sakin sakin geldim,  senin gibi terlemedim. Kalbimi de daha az yordum."

Filozofumuzun cevabı;

"Evet haklısın komşum. Benim kalbim daha çok çarptı. Eğer Mevla, ikimizin kalbine de aynı sayıda çarpmayı takdir etmişse, sen benden daha çok yaşayacaksın demektir. Fakat ben sana daha iyi bir akıl vereyim: yürüyerek kalbini zorlama. Sürünerek hareket et. Böylelikle, yüzeli yıl yaşayabilirsin belki. Aynen kaplumbağalar gibi…"

"Ademoğlu, vücudunun yaptığı şeylerden sorumlu olduğu gibi, vücudunun yaydığı enerjilerden de sorumludur."(Torlakon öğretisi)

 

Dua etsinler

Filozof Torlakon'u bir tesadüf sonucu yakından tanıma fırsatı bulan bir kişi;

"Yahu üstad! Seni orada burada hep koşturur halde görürdüm. Yavaş hareket ettiğine de hiç şahit olmadım. Sanki hep savaşa gider gibi bir davranış içinde olurdun ve yüzünün ifadesi de kötü ve kavgacı bir kişi görüntüsü sergilerdi. Doğru söylemek gerekirse, senden çekinir ve korkardım. Oysa yakından tanıyınca bambaşka bir kişiyle karşılaştığımı gördüm. Bu davranışın sebebi hikmeti nedir?" diye sorar.

Filozofumuz kendi öğretisiyle cevaplandırır;

"İnsanlar uzaktan adam sanıp da yakına geldiklerinde gerçeği anlayıp söveceklerine, uzaktan kötü belleyip de yakından tanıdıklarında sevip dua etsinler."

 

Bir Atatürk daha çıkacak mı?

Gazetecinin biri Filozof Torlakon'a; "Bir Atatürk daha çıkar mı? Sizce, Türk Milleti'nin bir BAŞBUĞ'u daha olur mu?" diye sorar.

"Ben bu vatanda zurnanın son deliğiyim. Bunun cevabını ben vermeyeyim." der filozofumuz. Ve devam eder;

Bunun cevabını, otuz yıl önce TAZ savunma yöntemini bulan, komutanlarının -Devlet ordu besleyeceğine, bunun gibi yüz asker yetiştirsin yeter- demeden kendilerini alamadıkları, eski cumhurbaşkanlarımızdan birine –Bu adam attığını vurur, tuttuğunu koparır. Bundan iyi yakın koruma olmaz- diye önerilip de 'tahsili fazla yüksek' bulunarak uygun görülmeyen, özel timim eğitimi teklif edilip de 'sonraki yıllarda şamar oğlanına çevirebilirler' diye reddeden, ilin valisi tipini beğenmediği için silah ruhsatı iptal edilen, beşbinden fazla talebe ve bir o kadar da ağaç yetiştirmiş olan, Yemen'de şehid düşmüş bir yoksul Yörüğün torunu versin:

Soğan eken bir kişi, onun yanında semizotunun çıkmasını da umabilir. Çünkü semizotu, Tanrı'nın hediyesi gibidir. Oysa, semizotu eken bir kişinin, onun yanında soğan çıkacağını da umması boş hayaldir… Ülkemizin yönetim düzeni halka rağmendir, sakattır. Eğitim düzeni de sakattır, değerlendirme düzeni de. Yönetim elemekte, eğitim eritmekte, değerlendirme de öğütmektedir. Bu düzen böyle devam ettiği sürece daha çoook (Başbuğ olacak) evlatlarını yemeye ve sindirmeye devam edecektir…

"Halka rağmen olan düzenler, kendi evlatlarını yiyerek beslenirler."(Torlakon öğretisi)

Günün sözü:

"Bir milletin bahtını, adam yetiştirmeye adanmış ömürler belirler."(Torlakon öğretisi)

Bugün 19 Eylül Gaziler Günü. Tüm gazilerimize şükran, sabır ve esenlik, tüm şehidlerimiz için de Peygamberimiz(SAV)e komşuluk diliyorum.

Mevla, aziz ve asil milletimizi koruyup yüceltsin.

TÜRK FİLOZOF TORLAKON

(TORLAKON; "Türk Savunma Sanatı{ÇAKIRPENÇE} ve Hayat Felsefesi, Tabuların Yakıldığı Akıl Ocağı, İnsanlığa ve Gerçeğe Açılan Pencere, Batı Toroslar'dan Yükselen Işık, Gürleyen Ses ve Anadolu Türk Ruhu'nun Yeniden Şahlanışı"dır.)

"BEN VE MİLLETİM TANRI'NIN KIRBACIYIZ. TANRI KENDİ YOLUNDAN ÇIKANLARI CEZALANDIRMAK İÇİN BİZİ GÖNDERİR."

( Türk İmparator ATİLLA )

"BU MEMLEKET TARİHTE TÜRK'TÜ, HÂLDE TÜRK'TÜR VE EBEDİYEN TÜRK OLARAK YAŞAYACAKTIR."

"HAYATTA YEGÂNE VARLIĞIM VE SERVETİM, TÜRK OLARAK DOĞMAMDIR."

"NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!"

( MUSTAFA KEMAL ATATÜRK )

*** Türkistan'da TONYUKUK, Türkiye'de TORLAKON ***

http://www.torlakon.com/haberdetay.asp?ID=38

 

Türk Filozof Soruyor: SEN BAŞBUĞ MUSUN?


Türk Filozof Soruyor: SEN BAŞBUĞ MUSUN?

En baş ferman buyurucu yani.

En tepedeki komutan.

Gözlerin görüyor,

Kulakların da duyuyor.

Bir günde altı Mehmet daha düşmüş toprağa,

Anaların feryadı dört bir yanda çınlıyor…

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Haydi bir ferman buyur!

“Hainler emellerine ulaşamayacak” mavalından gına geldi.

Çürük sakıza dönen bu maval ilk söylendiğinden bu yana,

Binlerce Mehmet daha düştü toprağa.

Gözyaşları dinmedi, feryatları kesilmedi anaların.

Ne demek oluyor bu olanlar?

Hainler ülkeyi bölemeyecekler fakat,

Milletin anasını ağlatmaya devam edecekler öyle mi?...

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Haydi bir ferman buyur!

“Mehmetçiğin anasını ağlatan itin,

Yedi sülalesi tedavülden kaldırılacaktır” de!

Herkes sahip çıkmalı değil mi doğurduğuna?

Doğurma katsayıları çok yüksek hain analarının.

Tek çocuğunu askere gönderen Mehmetçik anası da,

Bugün kötü bir haber alır mıyım diye dokuz doğuruyor.

Her onyedi askerden biri pekakalı veya destekçisi bugün.

Gidişat böyle sürerse, yedide bire yükselecek.

Aynı kaptan yemek yediği arkadaşlarını pusuya düşürtecek.

Ekmeğini yediği devletine ihanet edecek.

Kısacası “satış”lar artarak gidecek…

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Başbuğlar az söyler fakat,

Her söyledikleri de kanundur.

Haydi bir ferman buyur!

Eveleyip gevelemeden,

Öz olsun ve derhal yerini bulsun!

Dağlıca baskını kepazeliğini bir daha duymak istemiyor bu millet!

Saldırının yapılacağı biliniyor ve bekleniyordu da,

Onüç şehid, onbeş yaralı, sekiz rehin vermek ne demek?

Bu “Özrü kabahatinden büyük olmak” değil mi?

Madem ki saldırı bekleniyordu,

ABD saldırsa bile bu kadar zarar görülmemeli değil miydi?

Dünyaya askerlik dersi veren bir milleti,

Bir avuç çapulcunun karşısında maskara ettiren kim?...

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Başbuğların ordusunda,

Askerliği bilmeyen “BUĞ” olamaz!

Hele de ayyaş bir kişi,

Serhat boylarına komutan olarak konulamaz!

Atatürk’ün rakı ve sigara içmiş olması,

Böyle kötü bir alışkanlığı sürdürmenin bahanesi olamaz!

Türk’ün töresinde olmayan bu kötü alışkanlık,

“Peygamber Ocağı”na da sokulamaz!...

Kafayı yememek için iki bardak rakıya sığınıyordu Atatürk.

En yakın silah arkadaşı Topal Osman’a sahip çıkamamanın,

Izdırabı ve ezikliğiyle kavruluyordu.

Görev yaptığı bütün cephelerde,

Ölmeyi emrettiği Mehmetlerinin,

Gök ekin gibi düşmeleri gözünün önünden gitmiyordu.

Anafartalar Kahramanı olmadan önce,

Çanakkale’de girdiği ilk hücumda,

Dört Mehmedinden birini şehid vermişti.

Üç değil, beş değil, tam da bin Mehmet.

Bir kendisi biliyordu gördüklerini, bir de Mevla…

Girdiği savaşlarda cepheden cepheye koşarken,

Kaç Mehmedin cesedini çiğnemek zorunda olduğunu.

Yoksul Mehmedin geride bıraktığı yakınlarının ızdırabını,

Her “Yanık Ömer” Türküsünü duyduğunda,

Yüreğindeki közü yeniden tutuşturduğunu,

Bir kendisi biliyordu, bir de Mevla…

Trafik kazasında bir yaralıyı görünce içi dışına çıkan bir insan,

Ne kadar da zor bir durumda kalacağını anlar,

Ömrü savaş meydanlarında geçmiş Atatürk’ün yerine,

Kendisini koyunca…

Fakat O, rakı ve sigaraya değil de,

Bütün benliğiyle Mevla’ya sığınsaydı keşke.

Belki on yıl daha fazla yaşar,

Bambaşka bir konumda olurdu,

Ülkemiz, insanımız ve Devletimiz de.

Benceğiz bunları dillendirse de,

Asıl gerçeği bir O biliyordu,

Bir de Mevla…

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Hemen bir ferman buyur!

Başıboşlar derhal derlenip toparlansın!

İpten kazıktan kopmuş olanlar,

Ya bir ahıra bağlansın, ya da mezbahaya yollansın!

Halkın içinde bomba patlatarak “Düğün var düğün!” diyenler,

İhanet ve vahşetlerini televizyonlar karşısına geçerek,

Kuruyemiş yeyip kahkahayla seyredenler,

Analarından doğduğuna pişman edilsin!...

Hainlerin dağdaki bitlilerini mayınlı yollarda ararken,

Şehirde etrafı ateşe verenlerine su sıkmakla,

Hele hele de onların akılbabalarını maaşa bağlamakla,

Kırmızı plakalı araçlar verip dokunulmazlık sağlamakla,

Askerimize ve polisimize salyalı ağızlarıyla hakaret ettirtmekle,

Hain leşlerini sahiplerine vererek gösteri yaptırttırıp,

İki parmaklarını havaya sallaya sallaya devlete meydan okutturup,

“Vıli vıli vıli” diye sırtlan mıyıklamaları çıkarttırmakla,

Daha çoook çocuğu teşvik edip devlete saldırtacaklar;

Ve daha çoook şehid haberleri duyacağız demektir.

Bunun adına: Teröristi yok etmeye çalışırken,

Terörü besleyip serumla yaşatmaya çalışmak denmez mi?…

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Bir ülkede Başbuğ varsa,

Onun fermanına itiraz eden çatlak sesler olamaz.

Eğer itiraz zırıltıları çıkıyorsa,

Ondan Başbuğ değil, Boşbuğ olur ancak.

Sen Başbuğ isen eğer,

Haydi durma!

Şöyle bir ferman buyur:

“Türk Milletinin iyi niyet ve hoşgörüsüne,

İhanetle karşılık veren nankörlerin,

Merhamet dilenmeye de hakları olmayacaktır!!!”

Sen fermanı buyur bir hele,

Yediden yetmişe tüm millet arkanda olacaktır.

El ele vererek bir halka oluşturacak,

Bütün yurdu tarayıp süpürecek,

Dumana verilmedik çakal ve sırtlan ini bırakmayacaktır…

* * *

Sen BAŞBUĞ musun?

Durma haydi!

Tiz elden bir ferman buyur!

Hain türeten ana ve babalar,

Evlatlarının pusu kurup mayın döşediği vatan topraklarında,

Mehmetçiğin önünde yürüyerek gitsinler!...

Ortada çok acı bir gerçek var:

Hain yoksul olduğu için değil,

Kanı bozuk veya aptal olduğu için dağa çıkıyor.

Hainin kurşunlarına hedef olmadan önce,

“Babamı çok özledim. N’olur beni bir arasın.”

Diyen Mehmetçiğin babası da,

Yoksulluğundan dolayı telefonuna kontör alamadığı için,

Evladına son kez sesini duyuramıyor.

Haydi BAŞBUĞ haydi!

Fermanın vakti geçti geçiyor!

Şehitler ölmüyor elbette fakat,

Mehmetler ölüyor…

Türk Filozof TORLAKON

http://www.torlakon.com/

(TORLAKON; "Türk Savunma Sanatı{ÇAKIRPENÇE} ve Hayat Felsefesi, Tabuların Yakıldığı Akıl Ocağı, İnsanlığa ve Gerçeğe Açılan Pencere, Batı Toroslar'dan Yükselen Işık, Gürleyen Ses ve Anadolu Türk Ruhu'nun Yeniden Şahlanışı"dır.)

"BU MEMLEKET TARİHTE TÜRK'TÜ, HÂLDE TÜRK'TÜR VE EBEDİYEN TÜRK OLARAK YAŞAYACAKTIR."

"HAYATTA YEGÂNE VARLIĞIM VE SERVETİM, TÜRK OLARAK DOĞMAMDIR."

"NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!"

( MUSTAFA KEMAL ATATÜRK )

*** Türkistan’da TONYUKUK, Türkiye’de TORLAKON ***

“ÇIK BURADAN YAVRUUUM!...”

“ÇIK BURADAN YAVRUUUM!...”

“Fedâkârlık denen şey olmasaydı, ne vatandan ne de insanlıktan eser kalırdı.”(Torlakon öğretisi)

Bir ana feryat ediyor.

Bursa’nın Nilüfer İlçesinin Konak Mahallesinde.

4 Eylül 2008 tarihinde.

Şehid düşen oğlunun tabutunu görünce;

“Yavrum, Eyüp’üm geldin mi?” diye karşıladıktan sonra tabuta sarılarak,

“Oğlum çık buradan!” diye çırpınıyor.

Tabuttan çıktığı görünmüyor Eyüp’ün.

Anacığına ne cevap verdiği de duyulmuyor.

Babasının lokantasında pide yapıp dururken,

Vatan savunması için gittiği yerde bayrak tutan elleri ne halde bilinmiyor.

Kahpe kurşunlarından kaç tanesine göğüs gerdiği de…

Bilinen bir şey varsa o da;

Bingöl’ün Kığı ilçesindeki baraj inşaatını koruma nöbetine giderken,

Nankör ve hain yaratıkların pususunda şehid düştüğü…

Kırk yaşındaki Fatma ana, albayrağa sarılı tabuta sarılmış feryat ediyor, yüreği kırk belik;

Oğlum çık buradan!!!...

Gözyaşlarına boğuluyor üç küçük kız kardeş.

Komando elbisesi giymiş selama duruyor dokuz yaşındaki Fatih.

“Vatan sağ olsun” deyip metânetini korumaya çalışıyor kırkbeş yaşındaki baba Osman.

“Şehidler ölmez, vatan bölünmez!” diye haykırıyor binlerce insan.

“Mecliste PEKAKA  istemiyoruz!” diye itirazlarını,

“Vatan sana canım feda!” diye şehidlik sırasında olduklarını,

“Şehidim hakkını helal et bize!” diye de ezikliklerini dile getiriyorlar.

Anadolunun nur yüzlü yiğit evlatları,

Kirli, suratsız ve iğrenç yaratıklara bir bir katlettiriliyor.

Geride kalanlar infial içinde:

“Geriye kalan askerliğini biz tamamlayalım!” diyorlar.

Çapsızların, adam sanılanların elinde madara ediliyor, ülke insanı ve toprağı.

Bir kısır döngüye dönüşmüş bu haller otuz yıldır.

Daha kaç fidan Eyüp’ün toprağa düşeceği,

Kaç garip ananın daha yüreğide kor düşeceği bilinmiyor.

Köz düşmüş yürekten yükselen bir ses boğuyor tüm sesleri;

Oğlum çık buradan!!!...

Acıyı en çok hissedenin feryadını dindirmek ne mümkün.

Ancak iğne yapılarak teskin edilebiliyor.

Derhal karar alıp bir parka adını veriyor Belediye Meclisi.

Nüfusta öldü gözükecek olan Eyüp, bir parkta yaşatılmaya çalışılıyor.

Daha önce isimleri okullarda, caddelerde, sokaklarda, parklarda yaşatılmaya çalışılan,

Diğer Şehid Eyüpler gibi.

Şöyle diyor sanki:

“Dur yolcu!

Bursa Nilüfer’deki bu parkta,

Trabzon Çaykara’lı Eyüp yaşıyor.

Siz onu göremeseniz de,

O sizi görüyor.

Şehâdetle yarım kalan nöbetinin devamını burada tutuyor.”

Bir Fatma daha karışıyor Şehid Anaları kervanına.

“Eyüp’üm geldin mi?” diye karşıladığı,

tabutundan çıkartıp bağrına basamadan kara toprağa gönderdiği oğlu nedeniyle,

Bir ana daha oluyor Şehid Anası.

Şehid demek, şâhid demek.

Cenneti temâşâ eden demek.

Aaah o Ulu Cami var ya, o Ulu Cami.

Şehid Eyüp’ün cenaze namazının kıldırıldığı ecdât yâdigârı..

Nice kullar bekler o camiyi.

Onlar bilirler Eyüp’ün annesine ne cevap verdiğini.

Tabuttan çıkıp niçin görünmediğini.

Anacığına sarılıp elini öpmediğini.

Cesedi taşımaktan kurtulup,

Nasıl tabuttan çıktığını onlar bilirler.

Ah bir de söyleseler.

Şehidin gülümseyen gül yüzünü,

Feryatlarla soldurmayın deseler…

Türk Filozof TORLAKON

"ALMA DURSUN BABA"

“ALMA DURSUN BABA”

“Fedakârlık denen şey olmasaydı, ne vatandan ne de insanlıktan eser kalırdı.”(Torlakon öğretisi)  

   İstiklâl Harbi yıllarında, Batı Anadolu’daki bir ilçemizin kenarında birdenbire bir türbe peydah olur. Üzerindeki mermere özenle bir isim yazılmıştır: Alma Dursun Baba. Etrafına türlü renklerden bezlerin de bağlanmış olduğu bu “Baba”nın hikmetine vâkıf olamayan ahâli, bu tür yapılara ve mezarlara olan saygısından dolayı türbeyi sahiplenir. Burada yatan “Alma Dursun” kim bilir ne ulu bir zâttır diyerek duâda bulunur; dilek diler, bez bağlar…

   Nihayet, Büyük Taarruz ile birlikte düşman yurttan atılıp temizlenir. Barışa erişilir. Anlaşmalar yapılır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kendini toparlayıp hızlı bir kalkınma sürecine girer… Birkaç yıl sonra bu ilçemize bir batılı araştırmacı gelir. Söylediğine göre, o yöremizdeki kilim desenleri üzerine akademik bir çalışma yapacaktır…

   Misâfirperver halkımızın el üstünde tutup ikramda bulunduğu, her türlü yardımı gösterdiği bu şahıs birdenbire ortadan kaybolur. Onun kaybolmasıyla birlikte ilçede bir değişiklik daha olmuştur. Bu değişiklik, türbededir. Talan edilen türbedeki “Alma Dursun Baba” yazılı mermerin arka kısmına “Artık alabilirsiniz” diye bir not düşülüp düşülmediğini bilmiyorum fakat bildiğim bir şey varsa o da; araştırmacı kılığında geri gelmiş olan Yunanlı komutanın, işgal yıllarında halkımızdan gasp etmiş oldukları altın ve ziynet eşyalarını gömüp üstüne türbe kondurduğu yerden çıkarıp götürdüğüdür…

* * *

   Bu ilçemize yaklaşık olarak 120 km ötedeki bir başka ilimizin beldesinde de benzer bir olay yaşanır. Doksanlı yılların sonlarında, bir belgesel çekim maksadıyla uğradığımız bu beldemizin “uyanmış” halkı bizden huylandı. Ülkemizde yaşamakta olan dört akbaba(Kara, Kızıl, Sakallı, Leş) türünü, buranın dağında aynı gün içinde görüntüleyebilmemiz mümkündü. Halkın bize tepkisi; “Alet var mı alet?” sorusu şeklinde olmuştu. Ne aleti diye karşılık verdiğimizdeyse; “Bırak bu akbaba numaralarını ya hocam! Alet varsa sen onu söyle de, biz sana şüphelendiğimiz yerleri gösterelim. Defineyi birlikte arayalım.”…

   Bizim defineyle filan işimiz olmadığını söylediğimizde de; “Öncekiler de öyle söyleyip götürmüştü.” cevabını aldık. Öncekiler de kim diye sorduğumuzda anlatmaya başladılar: 1994 yılında bir Fransız karı koca, özel karavanlarıyla geldikleri bu beldemizin dağında, ellerindeki haritayla aylarca akbaba araştırması yapmışlar. Neden sonra “Aradığımızı bulduk. Her şey için çok çok teşekkür ederiz.” deyip gitmişler. Onların akbabaları göklerde değil de toprağın altında aramış olduklarını, kazılan çukurlardan anlamışlar…

   Bu Fransız ailenin geriye dönük olarak anlattıklarından, olayın ayrıntısını çözümlemeleri de zor olmamış. Yunan asıllı olan bu Fransız aile, işgal yıllarında o bölgede bulunan subay dedelerinin gömüp haritada yerini belirlediği ve kaçarken götürme fırsatı bulamadığı altınları aramaktaymışlar…

   Geç uyanmışsınız be hemşehrim, dedim. Fakat bizler gerçekten akbabaları arıyorduk. Anlatmış olduğunuz bu olay sayesinde de, bir akbaba türümüzün daha olduğunu öğrenmiş olduk. Akbabalarımız beş oldu: Kara, kızıl, sakallı, leş ve sarı…

* * *

   Kangal ve yabanî kurt kırması olan Çomar’ımızı zehirleyip öldürmüşler. Hayvan dahi olsa cesedinin ortada kalmasına vicdanımız ve gönlümüz râzı olmadığından gömmeye karar verdik. Köyün dışındaki bir tepenin yamacına götürüp gömdük. Mezarının iki ucuna da o bölgede bol bulunan uzun taşlardan diktik. Taşlarının üzerine kimlik bilgisi yazmaya o an için olanağımız yoktu. Sonra yazarız diye düşünmüştük…

   Ertesi günü bir haber geldi kulağıma; bizim çomarın mezarını kazmışlar, diye. Acaba bu kimlerin işi diye düşünürken, cevabını bulmamız da gecikmedi. Bizim rahmetlik muhtar, köy kahvesinin bahçesinde etrafını sarmış olan köylülere bir şeyler anlatıyor:

--- Bizim garıynan Guruçay yannarına mantar toplamıya gittiydik. Ağşama doru eve döneekene bi de baktık Boztepe’de goca bi mezer. Bir iki gün olmuş gömüleli… Ulen burda kim yatıyo acaba diye gara gara düşünmüye başladık. Oruya en yakın ev Gara Yakıb’ın evi. Yakıb ölmüş olsa, bütün köylünün habarı olur. Onun güccük torunlarından biri ölmüş olsa, mezer çocuk mezeri değil… Kim acaba, kim acaba diye düşünürken, bizim garı seslendi; “Ulen adam! Git çabık candırmıya, hökamata habar et! Sen köyün mugdarısın! Bunun hesanını senden soraala! Hadi heç durma!!!”… Çabık eve vaadık. Bizim oğlanın cava moturuna atladığım gibi garagolun yolunu duddum… Bacçavış; “Savcılığa bildirelim” dedi. Savcı, gaymakamın makamındaymış. Olayı duyan gaymakam; “Sizinle ben de geleyim. Bi hava almış olurum.” dedi… Yakıb’ın evden bi gazma kürek alıp, gaymakam, savcı, garagol komutanı ve çandırmaların nezaretinde mezeri deşdik… Bi de bakdıydık, bi köpek ölüsü. Savcı; “Bunun sahibi belli mi?” diye sordu. Ben de; “He he belli!. Filozofun köpeği Çomar bu.” dedim. “Köpeğe mezar yaptığına göre, kafada biraz var galiba.” dedi. Ben de; “Herifin kafada olmasa, nasıl filozof olacak?” diye sööledim. Gülüşüp dağıldık…

* * *

Bu üç olayı, türbelerde define aranması için anlatmadım elbette. Ölülere saygısı olmayanların, dirilere de saygısı olmaz… Bugün, ülkemizi işgalden kurtaracak olan “Büyük Taarruz” başlangıcının 86’ncı yıldönümü. Kara günlere bir daha düşmemek için, vatanımıza, insanımıza, kuşumuza, kurdumuza sahip çıkabilmemiz için, etrafımızda olup bitenlere birazcık daha duyarlı olmamız gerektiğini hatırlatmak istedim.

Bir daha İstiklâl Marşı yazmak zorunda kalmamamız dileğiyle.

Mevla, asil ve aziz milletimizi koruyup yüceltsin.

ESEN KALSIN KAVİM KARDAŞ…

26 Ağustos 2008

Türk Filozof TORLAKON

E.P:filozofumuz@gmail.com